dersistan

  • Yazıtipi boyutunu arttır
  • Varsayılan yazıtipi boyutu
  • Yazıtipi boyutunu azaltır

Olay Çerçevesinde Oluşan Edebi Metinler

e-Posta Yazdır PDF

OLAY ÇEVRESİNDE OLUŞAN EDEBİ METİNLERİ TANIMA

Bir olaya dayalı olarak meydana gelen edebî metinleri iki gruba ayırmak mümkündür: Anlatmaya Bağlı Edebî Metinler ve Göstermeye Bağlı Edebî Metinler

Anlatmaya Bağlı Edebî Metinler

Bu metinler, bir olay veya durum çevresinde yer, zaman, kişi belirtilerek ve bir plan dahilinde olayların okuyucunun veya dinleyicinin zihninde canlandırılacak şekilde ifade edilmesiyle oluşur.

Anlatmaya bağlı edebî metin türleri şunlardır:

 Masal
 
Destan
 
Halk hikâyesi
 
Mesnevi
 
Manzum hikâye
 
Hikâye
 
Roman

Göstermeye Bağlı Edebî Metinler

Göstermeye bağlı edebî metinler, bir olayı seyircinin önünde canlandırmak için oluşturulan metinlerdir.

Göstermeye bağlı edebî metinleri kendi içerisinde iki gruba ayırmak mümkündür:

1. Geleneksel Tiyatro
Modern tiyatrodan önce de var olan bu tiyatronun türleri şunlardır:
Karagöz
Orta oyunu
Meddah
Köy seyirlik oyunu

2. Modern tiyatro

Modern tiyatro türleri şunlardır: Trajedi Komedi Dram

Edebiyat alanı içerisinde yer alan metinler kesin çizgilerle olmamakla beraber sanat eserleri ve düşünce eserleri olmak üzere ikiye ayrılır.

Sanat eserleri, sanatçıların duygu, düşünce ve hayal dünyasından beslenen, imge ve izlenimlerle zenginleşen eserlerdir. Şiir, masal, hikâye, roman, tiyatro, sinema vb. bu grupta yer alan eserlerdir. Herhangi bir konuda bilgi vermek, okuyucuyu aydınlatmak amacıyla yazılan makale, fıkra, deneme, eleştiri, söyleşi gibi eserlere düşünce eserleri denir. Öte yandan anı, günlük, mektup gibi türlerde sanatçının anlatımındaki üslubuna göre sanat eseri ya da düşünce eseri sayılabilir.

Bunlardan sanat eserleri bir olay çevresinde gelişirse kendi arasında anlatmaya bağlı sanat eseri ve göstermeye bağlı sanat eseri olmak üzere ikiye ayrılır.

Masal, destan, hikâye, roman, halk hikâyeleri anlatmaya; komedi, trajedi, dram Karagöz, meddah, orta oyunu gibi türler de göstermeye bağlı sanat eserlerini oluşturur.

  

Anlatmaya bağlı eserler ile göstermeye bağlı eserlerin benzerlik ve farklılıkları:

Benzerlikleri:
1. Her iki tür de bir olay çevresinde gelişir. Bu temel olayın etrafında daha küçük çapta gelişen olaylar yer alır.
2. Her iki türde de insanların başlarından geçen ya da geçebilecek nitelikteki olaylar gösterilir.
3. Olaylar belirli bir zaman diliminde geçer.
4. Anlatılan olaylardan etkilenen insanlar ya da varlıklar vardır. Bunlara eserin kahramanları denir. En çok etkilenen varlığa eserin başkahramanı (başkişisi) denir.
5. Olayın serim, düğüm ve çözüm bölümleri bulunur. Yani olayın bir başlangıcı, gelişmesi ve sonunda da çözümlenişi vardır.
6. Ele alınan olayların anlaşılması için tasvirlere ya da dekorlara yer verilir.
7. Metinlerin bir yazarı vardır.

Farklılıkları:
1. Anlatmaya bağlı türlerde olayın mutlaka bir anlatıcısı vardır. Bu anlatıcı olayı ilahî bakış açısıyla, kahramanın bakış açısıyla ya da gözlemci bakış açısıyla anlatır.
2. Göstermeye bağlı eserlerde, sosyal hayatta karşılaşabileceğimiz olaylar sahnede gösterilir.
3. Eserdeki olaylar aktör (erkek oyuncu), aktris (bayan oyuncu) adı verilen oyuncular tarafından canlandırılır. Sosyal yaşamın ve insan karakterinin eleştirisi yapılır.
4. Bu iki tür arasında kullanılan dil ve anlatım biçimi de birbirinden farklıdır. Anlatmaya bağlı eserlerde uzun ve kurallı cümleler kullanılırken göstermeye bağlı eserlerde günlük konuşma dili kullanılır. Cümleler daha açık ve kısadır. Söylenen sözün izleyici tarafından anlaşılması beklenir, bunun için daha açık ve kısa cümleler kullanılır. Konuşma dilinin canlılığı sahnede yansıtılır.

ANLATMAYA BAĞLI EDEBİ METİNLERİ İNCELEME YÖNTEMLERİ

Anlatmaya bağlı edebî metinler metin ve Zihniyet, metnin yapısı (olay örgüsü, kişiler, mekân, zaman), metnin teması (metnin yazılış amacı, mesajı), dil ve anlatım, metin ve gelenek, anlama ve yorumlama, metin ve yazar açısından incelenerek değerlendirilir.

 

A. Metin ve Zihniyet

Edebî metinler, hangi dönemde, nasıl bir ortamda yazılmışlarsa o dönemin ve ortamın etkilerini, dönemin zihniyetini yansıtırlar.

Zihniyet, bir döneme ait sosyal, siyasî, dinî, ekonomik, sanatsal ve kültürel hayatın duygu, anlayış ve zevk bütünüdür. Her metin, yazıldığı dönemin zihniyetini yansıtır.

Bir metinde, metnin yazıldığı dönemin özellikleri metne sindirilmiş bir şekilde yer alır. Bu özellikler metinle bütünleşir. Bir metni incelerken metinden dönemin zihniyetine ait ipuçları tespit edilir.

Oğuz Kağan Destanı'ndan alınan ve Oğuz Han'ın kırk günlükken tasvirini (portresini) yapan şu metne bir göz atalım:

"Öküz ayağı gibi idi sanki ayağı
Kurdun bileği gibi idi sanki bileği
Benzer idi omzu tıpkı samurunkine
Göğsü de yakın idi koca ayınınkine "

Görüldüğü gibi Oğuz Han'ın ayağı öküz ayağına, bileği kurt bileğine, omuzu samurun omzuna, göğsü ayı göğsüne benzetiliyor. Bu destanın oluştuğu dönemde Türkler göçebe medeniyeti yaşıyorlardı ve avcılıkla geçiniyorlardı. Tabiatla iç içe olan toplumların benzetmeleri de tabiattaki güçlü varlıklarla ilgili olacaktır elbet. Bu bakımdan eserin yazıldığı dönem göz önünde bulundurulursa bu benzetmelerin tabiî olduğu görülür.

Yine Oğuz Kağan Destanı'nda Oğuz Han, kağan olduğu zaman şu nutku söyler:

"Demir kargılar ile ilimiz olsun orman
Av yerlerimiz dolsun vahşi at ile kulan
Yurdumuz ırmaklarla, denizlerle dolsun
Gökteki güneş ise yurdun bayrağı olsun
Ülkemizin çadırı yukarıdaki gök olsun
Dünya devletimiz, halkımız da çok olsun. "

Yukarıdaki nutuktan hareketle o dönem Türklerinin büyük ve zengin bir devlet hâlinde dünyaya egemen olma idealini tespit edebiliriz.

Anlatmaya bağlı edebi metinler incelenirken metnin yazıldığı donemdeki hakim zihniyet. Metnin yazıldığı donemin sosyal, ekonomik, siyasi yapısı, dini inanışları, eğitim sistemleri, sanat anlayışı ve zevki kısacası bütün kültürel değerleri,sanatçının dönemin kültür ve sanat hayatıyla ilişkisi tespit edilir.

Edebi eserlerdeki zihniyet dönemlere göre değişmektedir. İslam öncesi metinlerde hakim zihniyet olağanüstü fiziki güçlerle donatılmıştır. Destanlar kavimlerin ilk dönemlerine özgü zevk ve anlayışı dile getirir. Bu durum İslamiyet’ten sonraki eserlerde yerini dini inanışlara ve kahramanlıklara bırakır. Yani İslami hayat tarzı ve din için mücadele dönemi başlar.

Türk edebiyatı, Tanzimat sonrası yeni bir medeniyet dairesinin içine girer. Doğuya has yaşama tarzından ve edebiyat anlayışından birdenbire Batılı yaşama tarzına ve edebiyat anlayışına geçilir. Böylece Batı dünyasında gelişen edebi akımların etkisi altına girilir. Tanzimat doneminde etkin bir şekilde kendini hissettiren romantizm, Servet-i Fünun doneminde yerini realizm ve natüralizm akımlarına bırakmıştır.

Bu arada edebiyatımızda başlayan Doğu-Batı çatışması, hem yaşama tarzında hem de edebi eserin bünyesinde kendini kuvvetle hissettirir. Bu çatışma 1940’lı yıllara kadar en çok işlenen temalardandır.

20.yüzyılın başından itibaren Türk dünyasında görülmeye başlayan milliyetçilik hareketleri, sosyal, bilimsel ve kültürel hayatta yankı bulmuş; edebiyat eserlerinde duru ve sade bir Türkçenin kullanılmasına özen gösterilmiştir. Bu doğrultuda edebiyatımız İstanbul’un sınırları dışına çıkmış, Anadolu’yu konu alan eserler kaleme alınmaya başlamıştır.

 

B. YAPI (OLAY ÖRGÜSÜ, KİŞİLER, MEKAN, ZAMAN)

*Metnin yapısını oluşturan unsurlar:
1-OLAY: Öykü kişilerinin başından geçenlere olay denir. Öyküde tek bir olay ele alınır. Bazen bu temel olaya bağlı küçük çaplı yan olaylar da olabilir. Ele alınan olayların gelişiminde mantıksal bir sıra izlenir. Olay oykülerinde, olay on planda olmasına karşın, durum öykülerinde olay ya ikinci plandadır ya da yok denecek kadar azdır.

Anlatmaya bağlı edebi metinler incelenirken olay örgüsü çıkarılır ve olay örgüsünün gündelik hayattaki geçeklikle ilişkisi tespit edilir.

Olay orgüsü:
Metinlerde olay, ya metindeki kişiler arasında cereyan eden ilişkiler ya da kahramanın iç çatışmaları sonucu ortaya çıkar.Metindeki olay sadece somut gerçeklik değildir.hayal,tasarı,izlenim ve benzeri hususlarda olay orgüsü çerçevesinde değerlendirilir.Olay orgüsü çıkarılırken bu hususlar dikkate alınmalıdır.

Olay orgüsünün gündelik hayattaki geçeklikle ilişkisi:
Anlatmaya bağlı edebi metinlerde olay orgüsünün her zaman aynen yaşanması mümkün değildir.Olay okuyucuda ya da dinleyicide estetik kaygı uyandırmak amacıyla düzenlenir.Oysa günlük hayatta yaşanan olayların anlatılmasında estetik değil gerçeklik dile getirilmektedir.

2-KİŞİLER: Öyküde anlatılan olayları veya durumları yaşayan kişilerdir. Öyküde kişi sayısı azdır. Sadece bir veya birkaç kişi vardır ve onun başından geçenler anlatılır.
Öyküde olayları yapanlara ya da olaydan etkilenenlere öykünün kahramanları denir.
Kahramanın kendine özgü ayırt edici özellik taşımasına karakter denir.Benzerlerinin niteliklerini abartılı bir biçimde üzerinde toplayan kişilere tip denir. Bu bakımdan her birey bir karakterdir fakat tip değildir. Tipler belirli bir zümreyi belirgin özellikleriyle temsil eden kişilerdir.Yani kıskançlık, cimrilik, korkaklık, vb. özellikleri taşıyan kişiler birer tiptir. Bazı metinlerde insan olan kahramanın yerini bir hayvan veya cansız bir varlık da alabilir.

Olaylardaki rolüne gore kişiler iki gruba ayrılır:

Birinci dereceden kişiler:Olayların akışında birinci derecede rol oynayan kişilerdir.
İkinci dereceden kişiler:Olayların akışında çok az veya dolaylı olarak etkisi olan kişilerdir.

Anlatmaya bağlı edebi metinler incelenirken kişiler birinci ve ikinci kişiler belirlenir. Bu kişilerin fiziki ve ruhi portreleri ortaya konur, karakter ve tip olanlar tespit edilir. Bu kişilerin olay içerisindeki görevleri tespit edilir.

3-MEKAN: Anlatmaya bağlı edebi metinlerde ele alınan olay belli bir yerde (mekanda) geçer. Bu yer, okul, hastane, bahçe, sokak olabileceği gibi insanın iç dünyası da olabilir. Anlatmaya bağlı edebi metinlerde olayın daha iyi anlaşılabilmesi için yer ya da çevre, betimlemelerle tanıtılır. Ancak betimleme yaparken gereksiz ayrıntılara girmemek gerekir.

Anlatmaya bağlı edebi metinler incelenirken olayın geçtiği mekanlar özellikleriyle birlikte tanıtılır.

4-ZAMAN: Öyküde ele alınan olayın başladığı ve bittiği bir zaman dilimi mutlaka vardır. Olayların başlaması ile bitmesi arasındaki sürece zaman denir. Olaylar bu zaman dilimi içerisinde gerçekleşir. Bazı oykülerde olay veya durum son durumdan başa doğru gelişebilir.

Anlatmaya bağlı edebi metinlerde iki türlü zaman vardır.Birincisi olayların yaşandığı,kişilerin içinde bulunduğu şimdiki zamandır. Buna gerçek zaman denir. İkincisi romandaki kişilerin geçmişini hatırlaması üzerine geçmişten içinde bulunan ana kadar geçen zamandır. Buna kozmik zaman adı verilir.

Anlatmaya bağlı edebi metinler incelenirken olayları başladığı ve bittiği zaman belirtilir. Metindeki zaman ifadeleri tespit edilir. Bu zamanların gerçek zaman mı yoksa kozmik zaman mı olduğu belirtilir.

C. TEMA

Bir metinde yazarı yazmaya iten sebep metnin temasıdır.

Anlatmaya bağlı edebi metinler incelenirken metne şu soru yöneltilir: “Yazarı bu yazıyı yazmaya iten sebep nedir?” Bu sorunun cevabı metnin temasını verecektir. Metnin teması bulunduktan sonra temayı besleyen düşünceler, temanın sosyal hayatla, düşünce tarihiyle ve eserin yazıldığı dönemle ilişkisi tespit edilir. Son olarak temanın yorumlanması ve güncelleştirilmesi gerçekleştirilir; yani bugünkü yaşamdaki konumu belirlenir.

D. DİL VE ANLATIM

Anlatmaya bağlı edebi metinler dil ve anlatım yonünden incelenirken;
-Anlatıcının bakış açısı ve ozellikleri,
- Anlatmaya bağlı edebi metinlerde dilin hangi işlevlerinin on plana çıkarıldığı,
-Metnin dilinin doğal dilden farklılığı,
-Metindeki ses, kelime bilgisi ve cümle ozellikleri dikkate alınır.

Anlatmaya bağlı edebi metinlerde, yazar anlatma gorevin bir anlatıcıya yükler. Okuyucu bütün olup biteni bu anlatıcı aracılığıyla oğrenir. Bu anlatıcı kurmaca bir kişidir, gorevi kendi gibi kurmaca olan olay orgüsünü ve olay örgüsünde yer alan diğer ögeleri anlatmaktır.

Yazar karakterlerden birini teşkil ediyorsa veya kendini hikaye kahramanlarından biri yerinde farz ediyorsa, olay birinci kişi(şahıs) ağzından anlatılır. O zaman metin boyunca “geldim, görmüştüm, üzgündüm” gibi ifadeler kullanılır.

Olay, olaya şahit olan biri veya hikayenin önemsiz bir karamanı, bir gözlemci tarafından anlatılabilir. Bu durumda olaylar üçüncü kişi(şahıs) ağzından anlatılmış olur. Burada olayı nakleden kişi kendisinden söz ederken “yaptım, görmüştüm” gibi ifadeler kullanılır. Ancak asıl olay, üçüncü ağızdan “yaptı, görmüştü gibi ifadelerle anlatılır.

Anlatmaya bağlı edebî metinler kurmaca ürünü olan metinlerdir. Masal, hikâye, roman vb. türler yazarın kurgusu sonucu oluşmuştur. Bu tür metinler anlatıcının bakış açısından ortaya konmaktadır.

 

Anlatmaya bağlı edebî metinlerde genel olarak üç tür bakış açısı kullanılır.

 Bir başka ifadeyle anlatmaya bağlı edebi metinlerdeki birinci ve üçüncü kişili anlatımlar üç temel bakış açısına sahiptir:

İlahi Bakış Açısı: Edebi metinlerde kullanılan en eski yöntemdir. Bu yöntemde sınırsız bir bakış açısı vardır. Anlatıcı, öyküde anlatılanların tamamını bilen bir varlıktır. Kahramanların gizli konuşmalarını, kafalarından ve gönüllerinden geçeni anlatır. Zaman zaman kendi yorumlarını ekleyebilir, açıklamalarda ve yargılarda bulunabilir. Öyküde ne kadar kişi varsa her birinin açısından olayları ayrı ayrı görmemiz sağlanır. Öyküyü kimi zaman hızlandırma, kimi zaman da yavaşlatma olanağı vardır.

Kahraman Anlatıcının Bakış Açısı: Bu yöntemde olayı anlatan “ben” vardır. Bu ben, öykünün kahramanı olabileceği gibi tanık ya da gözlemcisi olabilir. Olayları anlatan kişinin bilgisi, deneyimi, algılama ve yorumlama yeteneğiyle sınırlıdır. Olaylar ancak anlatıcının başından geçtiği ya da gözüyle gördüğü (tanık olduğu) biçimiyle anlatıldığından inandırıcılığı yüksektir.

Gözlemci Anlatıcının Bakış Açısı: Bu yöntemde olaylar dışarıdan görüldüğü biçimiyle nesnel bir tarzda aktarılır. Olaylar bize anlatılmıyor da kişinin gözünün önünde oluyormuş izlenimi verilir. Kişilerin duygu ve düşünceleri eylemlerinden çıkartılır. Kişiler ve iç dünyaları ile ilgili kendi söyledikleri ve davranışlarını dikkatle izleyerek bir fikir sahibi olunabilir.

Bir edebi metinde birden fazla bakış açısıyla yazılmış bölümler bulunabilir. Aynı konu farklı biçimlerde anlatılır. Aynı manzarayı izleyenler farklı noktalara dikkat ederler; farklı biçimde konu olarak ele alınır.

Anlatmaya bağlı edebi metinlerde dil, bilinen özellikleriyle karşımıza çıkmaz. Anlatılanlar olayların durumuna göre yan anlamlarla zenginleştirilmiş bir özelliktedir. Kullanılan edebi dilin, metnin kaleme alındığı dönemin sosyal hayatına, edebi zevkine ve anlayışına göre değişkenlik gösterebileceğini de unutmayalım. Anlatmaya bağlı edebi metinlerde kullanılan dilin ele alınan temayla ve verilmek istenen mesajla da doğrudan ilişkisi vardır.

Anlatmaya bağlı edebi metinlerde dil şiirsel işleviyle kullanılır. Ancak iletişim aracı metindir. Edebi metinler kendilerine özgü iletişim aracıdırlar. Bir gerçeklik yorumlanıp dönüştürülerek yeni bir gerçeklik ortaya konur. Bunun anlatılması da farklı bir dil gerektirir.

Edebi metinler anlam bakımından da diğer metinlerden farklıdır. Çünkü yan anlam bakımından zengindirler. Bu da her okundukları zaman yeniden kurulma ve anlaşılma imkanını beraberinde getirir.

 

E. METİN VE GELENEK

Anlatmaya bağlı edebi metni geleneği içerisinde değerlendirme;
1. Metinle yazıldığı dönem arasında ilişki kurulur.
2. Okuduğu metnin önceki metinlerle ilişkisi araştırılır.
3. Tema, yapı, dil ve anlatım bakımlarından önceki metinlerle ilişki kurulur.
4. Metnin, kendisinden önceki metinlerden etkilenip etkilenmediği belirlenir.
5. Sanatçının gelenekle ilişkisi belirlenir.

Kültür alanındaki etkinliklerin tümü geçmişten geleceğe uzanır. Sanatçılar geçmişten aldıklarını, kendi dönemlerinin zevk ve anlayışıyla,bilgi birikimiyle,duyarlılığıyla yoğurarak geleceğe taşır. Bütün sanat eserleri kendi aralarında bir düzen oluşturur. Bir bakıma bütünün parçaları durumundadır. Bu bakımdan geçmişi bilmeden yeni bir sanat eseri oluşturmak mümkün değildir. Sanatkar, geçmişte örüle örüle kendisine kadar gelmiş olan gelenekten yararlanır; döneminin zevkini, düşüncesini, duyarlılığını edebi eserin bünyesine yerleştirir. Eğer sanat gücü yüksek ise bu geleneği zenginleştirir.

Edebi metinlerin büyük çoğunluğu kendi döneminin gerçekliğini ve düşünce hayatını yansıtır.

Her metin, kendi tarzında daha önce yazılmış metinlerden yararlanır. Tanzimat dönemi romanları, daha once Türk edebiyatında roman ihtiyacını karşılayan mesneviden ve halk hikayelerinden etkilenmiştir. Tanzimat romancıları başlangıçta Batı romanından etkilenseler bile daha sonra bu etkileşimin dışına çıkarak kendi roman tarzlarını oluşturmuşlar ve kendilerinden sonrakilere örnek olmuşlardır.

F. ANLAMA VE YORUMLAMA

Anlatmaya bağlı edebi metni anlama ve yorumlama;
1-Metnin anlamının nasıl oluştuğu açıklanır.
2-Metnin anlamının özellikleri belirlenir.
3-Metin yorumlanarak güncelleştirilir.
4-İncelenen
hikaye, roman ve tiyatro
metninin yapısı, anlatımı, teması birbiriyle ilişkilendirerek yorumlanır.
5-İncelenen metinde açıkça dile getirilmiş olanlarla, açıkça ifade edilmemiş olanlar anlam çevresinde ilişkilendirilir.
6-Seçilen paragraflarda –varsa- çok anlamlı söz ve
söz grupları
nın metinde kazandığı değerler belirlenir.
7-Yaşanan gerçeklikle metindeki gerçekliğin ilişkisi belirlenir.
8-Metnin her okunduğunda yeni anlam değerleri kazanıp kazanmadığı belirlenir.
9-Metnin okuyucuda uyandırdığı duygular belirlenir, bu duyguların özellikleri açıklanır.

Edebi metinlerde dil, bilgi aktarmak veya oğretmek amacıyla kullanılmaz. Kelimeler, günlük hayatta, herkesin bildiği, alışılmış anlamlarıyla değil, yazarın okuyucuya sunmak istediklerine göre yeni anlamlar yüklenir. Bu bakımdan anlatmaya bağlı edebi metinlerle bilimsel metinler birbirinden ayrılır.Bilimsel metinlerde anlam herkes için aynıdır. Hiçbir yerde ve durumda değişmez; ancak edebi metinlerde, okuyucunun o anda içinde bulunduğu ruh hali, dünya görüşü, bilgi ve kültür seviyesi edebi metinin anlamını değiştirir. Çünkü edebi metinlerdeki sözler veya söz grupları yalnızca sözlük anlamlarıyla metinde yer almazlar; bulundukları bağlama göre anlam değeri kazanırlar.

Edebi metinler yan anlam bakından zengindir. Kelimeler ve kelime grupları, metin içerisinde farklı anlamlar kazanır.

 

G. METİN VE YAZAR

Yazarın edebi yönüyle ilgili çıkarımlarda bulunma;
1.Yazar ile metin arasındaki ilişki açıklanır.
2.Yazarın hayat hikayesi başta olmak üzere bilinen özellikleriyle metin arasında ilişki kurulur.

Olay çevresinde oluşan edebi metinlerde, bazen yazar ile metin arasında benzerlikler bulunur. Roman, hikaye ve tiyatro eserlerinde karşımıza çıkabilecek bu özellik bir belge niteliği taşımaz. Olay çevresindeki edebi metinlerin tümü kurguya dayalıdır. Dolayısıyla gerçek hayat ornek alınarak yazılmış olsa bile bu yeniden kurgulanmıştır. Eğer yazar anlattıklarının birebir gerçek olduğu iddiasında ise zaten anlattıkları bizim konu aldığımız edebi metinlerin dışında tarih veya hatıra olarak değerlendirilir. Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun, Halide Edip Adıvar’ın roman ve hikayelerinde Kurtuluş Savaşı donemi öncesi ve sonrasıyla, Türk toplumundaki sosyal değişmelerle birlikte dile getirilir. Bu anlatılanlar dönemin gerçekliğinin yorumlanarak donüştürülmesidir. Bunlardan donemin sosyal ve siyasal hayatı oğrenilemez. Ancak yazarlar sanat dünyalarını bireysel deneyimleri ve donemlerinin gerçeklerinden hareketle oluştururlar. Bu da o dönemde kullanılan eşya ve gorünüşlerden yararlanmalarını gerekli kılar. Yazarların yaşadıklarından etkilenmeleri, olay çevresinde oluşturulmuş metinlerde bunları anlatmaları doğrudan doğruya değildir yaşadıklarını yenden kurgulaması ve yaşadıklarından yaptıkları seçki söz konusudur. Olay çevresinde oluşan edebi metinlerde belge niteliğinde yaşanmışlık yoktur; ancak yaşananlardan etkilenme söz konusudur.

 

 

GELENEK NEDİR?

Gelenek, bir toplumda çok eskilerden kalmış olmaları dolayısıyla saygın tutulup kuşaktan kuşağa aktarılan, yaptırım gücü olan kültürel kalıntılar, alışkanlıklar, bilgi, töre ve davranışlardır. Gelenek, obaca üç bağlamda ele alınabilir. İlki geçmiş yaşam biçimlerinin içinde yaşanılan ana taşıdıkları maddî ve manevî değerler bütünüdür, ikincisi ise geleneğin özünü teşkil ettiği ifade edilen kutsalla olan ilgiden dolayı geleneğin zengin ve kutsi değerler ihtiva eden köklü yanıdır. Üçüncüsü ise, geleneğin kendinden her türlü istifadeye açık olan anlamlar rezervi yönüdür. Sanat ve edebiyata da bu yön etki etmektedir.
Gelenek, yazılı metin hâline getirilmiş, etkileyici eserlerin intikaliyle ilgilidir. Geleneğin gelenek hâline nasıl geldiği konusu üzerinde pek çok tartışma yapılmıştır. Sosyal bilimcilerin bu tartışma sonucunda geleneğin gelenek hâlini alabilmesi için en az üç kuşağın geçmesi gerektiğini söyledikleri silinmektedir. Bu kuşakların yaşadıkları sürenin uzunluğu ve kısalığı konumuzla direkt alakalı değildir. İnsanlar, birikimlerini, hayatlarında değer verdikleri, kendileri için önemli unsurları gelecek kuşaklara aktarmak istemişlerdir sürekli, insan topluluklarının böyle bir yol izlemesi doğal olarak bazı unsurların insan için anlamının farklı olması sonucunu doğurmuştur. İşte gelenek de böyle bir birikmenin, anlamlı bir yığılmanın sonucudur. Geleneğe sadece bu özelliği dolayısıyla "şimdideki geçmiş"tir diyebiliriz. Şimdiyi yaşayan insanoğlu, şimdinin içine bakarak geçmişi, geçmişten belli unsurların yardımıyla birikerek geleceğe ulaşan anlam bölümlerini görebilir.

Geleneğin klasik tanımında da belirtildiği gibi "insan eylemlerinin düşünce ve muhayyile aracılığıyla yaratılmış olan ve bir kuşaktan diğerine intikâl eden şey"lerin bütünüdür. Edebiyat alanında da doğal olarak birikmenin olduğunu söylemeliyiz. Metinlerin geçmiş metinlerle karşılıklı alış verişe tabi tutulduğu günümüz edebiyatlarında bile gelenek, metnin biriken anlam deposu olarak görülmektedir. Bu anlam deposunu örtük veya açık kullanan şair ve yazarların, geçmişe atıflar yaparak eserlerini ördüklerini söylemeliyiz. Özellikle gelenekle en sıkı fıkı olabilen şair, geleneğe kendince yaslanarak eserini kurabilmektedir.

Geleneğin tahrifi, bireyselliğin çiçeklenmesine yol açmıştır. Bireyselliğin ortaya çıkmasıyla birlikte, kolektif bir şuuraltı olan geleneğin gözden düşmesine, gelecek kuşaklara daha az coşkuyla aktarılmasına neden olmaktadır. Gelenekle irtibatını koparmaya çalışan modern insanın ilgisinin histerik bir biçimde "şimdi"yle ilgili olması da geleneğin dağılmayı engelleyici yönünü yavaş yavaş yitirdiğini işaretlemektedir. Köksüzlüğün büyük bir erdem kabul edildiği, yeniliğin baş döndüren bütün yönlerini değerli kabul edenlerin edebiyatla olan ilgileri de sınırlı kaçaktır.

Edebî eserler de "geçmiş"le bir şekilde irtibat kurmak zorundadır. Yönünü geleceğe doğru çizmiş bir edebiyatın geçmişten neler alabileceği şaşırtıcı bir konudur. Geçmiş, donuk, saf, temiz bir durumda yer almaz. Geçmişle ilişkiye geçen bir şair, onda kendine has bir araştırma alanı açar. Bu alandan kalkarak da eserinde geleneği temsil ettiğini inandığı olaylara, sözlere telmihte bulunur.

 

 

HAZIRLIK

1. Gelenek, bir toplumda çok eskilerden kalmış olmaları dolayısıyla saygın tutulup kuşaktan kuşağa aktarılan, yaptırım gücü olan kültürel kalıntılar, alışkanlıklar, bilgi, töre ve davranışlardır. Gelenek, kabaca üç bağlamda ele alınabilir. İlki geçmiş yaşam biçimlerinin içinde yaşanılan ana taşıdıkları maddî ve manevî değerler bütünüdür. İkincisi ise geleneğin özünü teşkil ettiği ifade edilen kutsalla olan ilgiden dolayı geleneğin zengin ve kutsi değerler ihtiva eden köklü yanıdır. Üçüncüsü ise, geleneğin kendinden her türlü istifadeye açık olan anlamlar rezervi yönüdür. Sanat ve edebiyata da bu yön etki etmektedir.
2. Tarih boyunca halı ve kilim motiflerinde gelişme ve değişmeler görülmektedir. Usta -çırak ilişkisine göre öğrenilen bu zanaatta bazı temel motifler kullanılır. Zaman içinde bu motifler değişikliğe uğrayarak farklı şekiller almışlardır. Bu durum, halı ve kilim dokumada da geleneğin etkili olduğunu gösterir. Bazı motifler temelde çok fazla değişmeden yüzyıllarca önceden günümüze gelebilmiştir.

 

 

 

İNCELEME

ETKİNLİK
BİRİNCİ GRUP: Şiir ölçüsü, yani ritmi, 11'li hece ölçüsüdür. Şiirin teması, "aşk"tır.
Şiirin kafiye düzeni: "abab-cccb-dddb-eeeb" şeklindedir. Şiiri ahenk unsurları redif, kafiye, asonans ve aliterasyondur.
İKİNCİ GRUP:
Şiirin ölçüsü, yani ritmi, 11'li hece ölçsüsüdür. Şiirin teması "baharın gelişi"dir.
Şiirin kafiyele düzeni: "abab-cccb-dddb-eeeb" şeklindedir. Şiiri ahenk unsurları redif, kafiye, asonans ve aliterasyondur.


SONUÇLAR:
• İki şiir, benzer bir gelenekten gelmektedir. (Halk şiiri geleneği)
• Şiirin bazı benzetmelerinde ortaklıklar görülmektedir, (gül-bülbül)
• Aynı kafiye düzenine ve nazım birimine sahiptirler, (dörtlük)
Şiirlerin teması, ahenk unsurları, ölçüleri aynıdır.

1. Dörtlükleri incelediğimizde aşığın "bülbül'le, sevilenin "gül"le temsil edildiğini söyleyebiliriz. Bülbül, bu şiir geleneğine göre güle aşıktır. Onun güzelliklerini gece gündüz şakıyarak anlatır. Bülbül'ün gagasını gülün yapraklarına sokması bu gelenekte, aşığın sevdiğinin kulağına bir şeyler fısıldaması gibi düşünülmüştür. Bülbül, bu sebepten seven, ayrılık acısıyla acı acı şakıyan bir insana benzetilir. Gül ise, güzelliği sebebiyle sevgiliye, dikenlerinin varlığıyla da onu ele geçirmenin zorluğuna işaret eder. Bu dörtlükte geçen "bülbül bilir gülün halinden/Yeter, deli oldum yarin elinden" ve "Âşıklara gurbet, bülbüle firkat/ Derdimi sorarsan dürülü kat kat" ifadeleri aşk acısını aynı yönde anlatmaktadır. Bu tespitlerden hareketle, bu şiirin aynı şiir geleneğinden geldiğini net bir biçimde söyleyebiliriz.

2. Karacaoğlan 17. yüzyılda yaşamış bir şairdir. Şiirlerinde bu dönemin hayatı, güzellik ve aşk anlayışları bulunur. Âşık Veysel ise 20.yüzyılda yaşamıştır. O da Karacaoğlan'ın içinde bulunduğu halk şiiri geleneğine uygun şiirler yazmıştır. İki şairin şiirleri biçim ve içerik yönünden birbirlerinin devamı gibidir. Bu verilerden şöyle bir sonuç çıkarırız: Şiir geleneğinin daha önce yaşamış şairlerin eserleriyle oluştuğunu ve geleneği oluşturan ve devam ettiren şairler arasında biçim ve içerik açısından yakın benzerlikler olduğunu söyleyebiliriz. Kısaca söylersek, şiir geleneği, daha önce yaşamış şairlerin eserleriyle oluşur. Sonra gelen şair, isterse aynı şiir geleneğini sürdürür.

3. "Dalgalanır coşar ürüzgârından", "Aşk ehli dayanır ataşa kora", "Yüce dağlar gurur duyar karından" dizeleriyle "Aşıkların del'olduğu zamandır.", "Aşıp aşıp gelir yayla belinden", "Ulu dağlar yol olduğu zamandır." dizelerinde, şairlerin yaşadıkları coğrafyadaki sosyal ve kültürel ortamın şiire kazandırdığı farklı söyleyiş ve özellikleri görmekteyiz. Şiirlerdeki "ürüzgâr (rüzgar), ataş (ateş), del'olduğu (deli olmak)..." gibi ifadeler şairlerin yaşadıkları ortamla ilgili olan söyleyiş özellikleridir.


4. HALK ŞİİRİ GELENEĞİNİN GENEL ÖZELLİKLERİ:
Kullanılan dil halkın kullandığı, konuştuğu dildir.
Halk deyimlerine ve güzel halk söyleyişlerine yer verilir.
Şair şiirlerini saz eşliğinde, belli bir ezgi ile söyler.
Nazım birimi dörtlüktür.
Hece ölçüsü kullanılmıştır, (genellikle 7'li,8'li ve 11 'li).
Yarım kafiye kullanılır. Rediften de yararlanılmıştır.
Tabiatla ilgili benzetmelerden faydalanılır.
(Boy serviye, yüz aya, kaş kaleme, diş inciye, yanak güle)
Aşk.tabiat, ayrılık,hasret.ölüm,yiğitlik,toplum,din,zamandan şikayet sık sık işlenen konulardır.
Şair son dörtlükte adını söyler.

 

ANLAMA VE YORUMLAMA


1. MODERN ŞİİRLER:
AĞIT
Serbest ölçüyle yazılmıştır.
Kafiye vardır. ("-ımız"lar)
Sade ve anlaşılır bir dil kullanılmıştır.
Şiirin teması, "dünyada çalışıp çabalayan bireyin sıkıntısıdır.
• İmge vardır.
FOTOĞRAF
Serbest ölçüyle yazılmıştır.
Redif vardır, (hüzünlü, güzel)
Sade ve anlaşılır bir dil kullanılmıştır.
Şiirin teması, "durakta bekleyen insanların ruh halleri"dir.
İmge vardır.
SON YERİNE
Serbest ölçüyle yazılmıştır.
Redif vardır, ("-mek iyi"ler vb)
Sade ve anlaşılır bir dil kullanılmıştır.
Şiirin teması, "iyilik"tir.
imge vardır.

ŞİİR GELENEĞİNİN ÖZELLİKLERİ
Serbest ölçü kullanılır.
Kafiye ve redif çok sık olmamakla birlikte kullanılır.
Söz sanatlarına çok fazla yer verilir.
Sade ve anlaşılır bir dil kullanılır.
Şiirlerin temaları çok farklıdır.
Şairler kendilerine has imgeler oluştururlar.
Konularda bireysellik ön plandadır.
Toplumsal konular da şiirlerde işlenir.
Şairler, kendi benlerini şiirlerine yansıtırlar.
Şiirin biçimsel kalıpları yoktur. Kimi şair dize, kimi beyit, kimi de dörtlüğü kullanabilir.

DİVAN ŞİİRİ
BEYİTLERİN İNCELENMESİ
Arapça ve Farsça kelimeler yoğun bir biçimde kullanılmıştır.
Dil, günümüze göre ağırdır.
Aruz ölçüsü kullanılır.
Aşk, sevgili, bülbül, gül motifleri kullanılır.
• Tema, gerçek ve tasavvufi anlamda aşktır.
Söz sanatları çok fazladır.

ŞİİR GELENEĞİNİN ÖZELLİKLERİ
Aruz ölçüsü kullanılır.
Nazım birimi beyittir.
Süslü ve sanatlı bir dil kullanılır.
Biçimsel kalıplar vardır.
Konuları genellikle aşk, şarap, güzellik ve Allah sevgisidir.
Sosyal konular çok fazla işlenmez.

2. Attilâ ilhan'ın dizeleri anlam bakımından Nedim'in beytiyle örtüşmektedir. Nedim'in beytin günümüz Türkçesine şöyle çevrilebilir:"Nedim, senin anlattığın sevgili bu şehirde yok! Sana (galiba) peri gibi birisinin hayali görünmüş." Attilâ İlhan'ın dizelerinde de tıpkı Nedim'in sevdiği ama kavuşamadığı, hayali bir sevgili vardır. İki şiir farklı geleneklere sahiptirler. Geleneği, bir nehir gibi düşünürsek, Divan şiiri ve modern şiirin Türk şiiri geleneğinin bu geleneğin içinde yer aldıklarını söyleyebiliriz. Attila İlhan, Divan şiiri geleneğinden faydalanarak modern bir şiir yazmıştır.

3. Bir dilin yapısı ve söyleyiş özellikleri o dildeki farklı şiir geleneklerine göre değişiklik gösterir. Bir şair, yaşadığı çağın ve ortamın özelliklerini kullanır. Dilin yapısında ve söyleyiş özelliklerinde görülen değişiklikler, farklı şiir geleneklerinin varlığının ispatıdır. Türk şiirinde belli başlı şu gelenekler vardır: halk şiiri, Divan şiiri, modem şiir, saf şiir vb.

ÖLÇME VE DEĞERLENDİRME

1. Şairler kendilerinden önce şiir yazan şairlerden ve şiir geleneğinden az ya da çok etkilenirler. (D)
Her dilin kendine göre bir şiir geleneği vardır. (Y)
2. Şiir, "Divan şiiri geleneğine" bağlıdır. Doğru cevap:C
3. Yukarıdaki şiir şekil özellikleri yönünden halk şiiri geleneğine bağlanır.
4.
iki şairin adları, dörtlükte yer almaktadır.
Şiir birimleri dörtlüktür.
Kafiye düzenleri "aaab" şeklindedir. • Halk şiiri geleneğinden gelirler.
Aşk temasına sahiptirler.
11 'li hece ölçüsü kullanılmıştır.   

İmge: Edebiyat ürünlerinde, özellikle de şiirde dile getirilmek istenileni daha canlı ve etkili kılabilmek için anlatılmak istenenle başka şeyler arasında bağlantı kurarak zihinde canlandırılan yeni biçimlere verilen addır.

ÖZ ŞİİR

• Saf şiir anlayışı Paul Valery’nin şiirde dili her şeyin üstünde tutan görüşünden hareketle, Batı edebiyatından Paul Valery,Stephane Mallerme ve Divan şiirinin biçimci yapısından bir hayli etkilenen şairlerimizde (Ahmet Haşim, Yahya Kemal Beyatlı, Ahmet Hamdi Tanpınar, Cahit Sıtkı Tarancı, Ahmet Muhip Dıranas, Behçet Necatigil, Asaf Halet Çelebi, Necip Fazıl Kısakürek, Özdemir Asaf, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Ziya Osman Saba) görülen ortak zevk ve anlayışa verilen addır.

Türk edebiyatında “Saf Şiir” eğilimi Ahmet Haşim’in “Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar” adlı makalesiyle (Türk edebiyatında ilk poetika örneği kabul edilir.) başlar.

• Sanatın bir form sorunu olduğuna inanan bu şairler için önemli olan iyi ve güzel şiir yazmaktır.Bu anlayışla kendilerine özgü özel bir imge düzeni oluştururlar.Özgün ve yaratıcı olan bu imgeler,dilin mantığına uygun ve dilin anlam alanını genişletip dile yeni olanaklar sunacak bir yapıya sahiptir.Dilde saflaşma düşüncesi,kendini rahat şiir yazma şeklinde başat öğe olarak gösterir.Şiirsel söylemin zirvesine ulaşmak düşüncesiyle dilin yücelişi paralellik gösterir.

• Şiirde her türlü ideolojik sapmanın dışında kalarak sadece okuyucuda estetik haz uyandıran şiir yazma eğilimi,bu şairleri her türlü mektepleşme eğiliminin dışında kalıp müstakil şahsiyetler olarak şiir yazmaya yöneltmiştir.

• Şiiri soylu bir sanat olarak kabul eden bu şairlerde düşsel(hayali) ve bireysel yön ağır basar.İçsel ve bireyci bir yaklaşımla evrensel insan tecrübesini dile getirirler.

• Saf şiir anlayışında estetik tavır ön plandadır.Bu anlayıştaki şairler didaktik bilgiden uzak durup;bir şey öğretmeyi değil,musikiyle ya da musikinin çağrıştırdığı,uyandırdığı imgelerle insanın estetik duyarlılığını doyurmayı amaç edinirler. Kısacası bu şairler şiirde anlama fazla önem vermezler. Anlaşılmak için değil ;duyulmak, hissedilmek için şiir yazarlar.

• Şiirde biçim endişesi duyan bu şairlerde dize ve dil baş tacıdır. Disiplinli çalışarak mükemmele varan halis şiir yazma endişesi kendini hissettirir.

• Gizemsellik,simgecilik,bireysellik,ruh,ölüm,masal,rüya,mit temalarının yoğunca işlendiği bu şiirler zekâ ve bilincin disipliniyle bütünleştirilerek yazılmıştır.

Saf (öz) Şiirin Özellikleri -Özet

•Sanatın form sorunu olduğuna inanan bu şairler için önemli olan iyi ve güzel Şiir yazmaktır. Bu anlayışla kendilerine özgü özel imge düzeni oluştururlar.

•Özgün ve yaratıcı olan bu imgeler dilin mantığına uygun ve dilin anlam alanını genişletip dile yeni olanaklar sunacak bir yapıya sahiptir.

•Dilde saflaşma düşüncesi kendini rahat şiir yazma şeklinde başat öğe olarak gösterir.

•Şiirsel söylemin zirvesine ulaşmak düşüncesiyle dilin yücelişi paralellik gösterir.

•Şiiri soylu bir sanat olarak kabul eden bu şairlerde düşsel ve bireysel yön ağır basar .

•İçsel ve bireysel bir yaklaşımla evrensel insan tecrübesini dile getirirler.

•Şiirde biçim endişisesi duyan bu şairlerde dize ve dil baş tacıdır.

•Disiplinli çalışarak mükemmele varan halis şiir yazma endişesi kendisini hissettirir.

•Şairlerde sembolizm akımının izleri görülür.

•Gizemselcilik bireyselcilik,ruh, ölüm ,masal ,mit temaları yoğun olarak işlenir.

 

 

Dosya İndir

Kısa Bilgi

"

Servet-i Fünuncular hikaye ve romanda realist ve naturalist; şiirde parnasist ve sembolisttirler.

"


Çevrim içi

Şu anda 20 konuk çevrimiçi